Peygamberimiz (sav) kıyamet öncesinde, savaşların, çatışmanın, kargaşanın, adaletsizliğin, zulmün, fitnenin artacağı, tüm dünyanın büyük bir karmaşa içine sürükleneceği bir dönemin yaşanacağını bildirmiştir. Bu sıkıntılı dönemin ise, hemen arkasından gelecek olan ve adaletin, barışın, huzurun, sevginin, hoşgörünün, bolluğun ve bereketin hakim olacağı Altınçağ'ın habercisi olduğunu da haber vermiştir.
Kutlu Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu dönemi Ehl-i Sünnet olan Müslümanlar için bir müjde olarak bildirmiştir. İslam'ın uygulamalarında yanlışlara düşülmesinin ardından tekrar İslam'ın aslına kavuşacağı bir dönem olan ahir zaman, günümüzde tüm açıklığı ile yaşanmaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz (sav)'in 1400 sene öncesinden bildirmiş olduğu ahir zaman ile ilgili haberler aynı şekilde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye de devam etmektedir.
Peygamberimiz (sav)'in verdiği bilgilere göre ahir zamanın ilk devresinde ortaya çıkacak olan, Allah (cc)'ı inkar ederek ateizmi ve dinsizliği telkin eden bir takım felsefi sistemler nedeniyle insanlar arasında büyük bir bozulma yaşanacaktır. İnsanlık yaratılış amacından uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak ve tüm insanlar bu sıkıntılara son verebilmek için "Nasıl kurtuluruz?" sorusunun cevabını arayacaklardır.
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, ahir zaman alametleri olarak bildirilen bu gelişmelerin pek çoğu, günümüzde art arda ve birebir haber verildiği şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin son zamanlarda dünya genelinde görülen savaş ve çatışmaların, terör, şiddet, anarşi ve kargaşanın, katliamların giderek artmış olması ahir zamanın ilk döneminin yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir. Çeşitli doğa olayları ile ilgili hadislerde bildirilenler de günümüzde gerçekleşenlerle büyük paralellik göstermektedir. (www.ahirzaman.net)
Peygamberimiz (sav)'in hadislerindeki bilgilere göre Allah (cc), bu karanlık dönemin ardından insanları ahir zamanın karmaşasından kurtaracak ve büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Allah (cc), güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için "Mehdi" yani "doğruya götüren" sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır. İslam alimlerinin açıklamalarında Hz. Mehdi'nin bu doğrultuda üç büyük sorumluluk üstlendiği bildirilmektedir.
Hz. Mehdi öncelikle Allah (cc)'ı inkar eden ve dinsizliği destekleyen felsefi sistemlerin fikri olarak çürütülmesini sağlayacaktır. Diğer yandan İslam'ı, Kuran'da ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinde bildirildiği şekilde özüne döndürecektir. İslamiyet'i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek, yeryüzünde barış, huzur, mutluluk ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır. Üçüncü olarak ise dağınık durumdaki İslam alemini toparlayacaktır.
Ahir zamanın bir başka müjdesi ise Allah (cc)'ın kutlu peygamberi Hz. İsa'nın tekrar dünyaya gelecek olmasıdır. Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez gelişi Kuran ayetlerinde, Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde ve kıymetli İslam alimlerinin eserlerinde hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde haber verilmektedir.
Hz. İsa gelişiyle birlikte, teslis (üçleme) gibi putperest inançları, haç, ruhbanlık gibi batıl uygulamaları, haram fiilleri ortadan kaldıracak, Hıristiyan dünyasını içinde bulunduğu çarpık durumdan kurtaracak, tüm insanları Kuran'da bildirilen hak dini ve üstün ahlak modelini yaşamaya çağıracaktır.
Peygamberimiz (sav)'den aktarılan pek çok hadiste Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin, Deccal'in fikir sistemini ortadan kaldırmalarının ardından Allah (cc)'ın izniyle yeryüzünde İslam ahlakının hakim olacağı kutlu bir dönemin yaşanacağı bildirilmektedir. "Altınçağ" olarak adlandırdığımız bu dönem yarım yüzyıldan fazla sürecek ve Peygamberimiz (sav)'in döneminde yaşanan "Asr-ı Saadet" benzeri ihtişamlı bir devir olacaktır. Bu devrenin "Altınçağ" olarak isimlendirilmesinin sebebi ise Peygamberimiz (sav)'in, bu devri cennet benzeri özelliklerle tasvir etmiş olmasıdır.
Allah (cc)'ın izniyle bu dönemde insanların huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri için gereken her türlü şart mevcut olacaktır. Ahir zamanın ilk dönemlerinde yaşanan her türlü bozulma, kargaşa ve sıkıntı ortadan kalkacak, birbiri ardınca süregelen büyük felaketler, savaşlar, acılar son bulacaktır. Allah (cc)'ı inkar eden birtakım felsefi sistemlerin neden olduğu dejenerasyon, manevi boşluk ve ahlaki bozulma yerini tüm inanan insanların asırlardır özlemini duydukları, Kuran ahlakının hakim olacağı kutlu bir döneme bırakacaktır. Rabbimiz tüm insanları ahir zamanın büyük karmaşasından kurtaracak ve bolluğun, bereketin ve adaletin yaşanacağı bir nimete kavuşturacaktır.
Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanla ilgili müjdeleri
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi zamanında yaşanacak olan ve Altınçağ olarak adlandırdığımız dönemdeki nimetlerin eşsizliği anlatılmaktadır. Hadislere göre bu dönem, ürünlerde ve mallarda çok büyük bolluk ve bereketin yaşandığı bir dönem olacak, bu devirde çok büyük bir zenginlik ve refah yaşanacaktır. İhtiyacı olana istediğinden kat kat daha fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecek, en ufak bir sıkıntı, yokluk ve açlık yaşanmayacaktır.
Ürün bolluğunun olması
Yeryüzündeki tüm zenginlikler ortaya çıkacak, topraktan her zamankinden çok daha fazla ürün elde edilecektir. Bu dönemde yaşanacak olan bolluk ve bereketi müjdeleyen hadislerden bazıları şöyledir:
Ebu Naim, Said'den tahric etti, O dedi, Peygamber (sav) buyurdu: Ümmetim arasında Mehdi gelecektir. Ömrü, kısa olursa yedi, yoksa sekiz, yoksa dokuz sene. Ümmetim Onun zamanında iyi ve kötünün benzeri ile nimetlenmediği bir nimetle nimetlenecek, sema üzerlerine bol yağmur yağdıracak, arz nebatından hiçbir şey saklamayacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
İbni Ebi şeybe, Musannef isimli kitabında Ebu Said-il Hudri'den tahric etti, O dedi, Resulullah (sav) buyurdu:
Benim ümmetimden Mehdi gelecektir. Ömrü uzasa da kısalsa da, yedi, sekiz yıl veya dokuz yıl, mülk sürecektir. Ve daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Sema yağmuru indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim O'nun zamanında rahat edecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
… Yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s.45)
… Arz, içerisinde gizlediği bütün zenginliklerini, altından ve gümüşten sütunlar halinde dışarı atacak. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 464)
"İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak... İnsan birkaç avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir... Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek." (Kıyamet Alametleri, s.164 / El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
Ahlaki bozulmanın ortadan kalkması, güven ve huzur ortamının oluşması
Altınçağ'da ayrıca, toplumda hüküm süren ahlaki bozulma ve adaletsizlik de ortadan kalkacaktır. Alabildiğine artmış olan hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık, ihtiyaç içinde olanın gözetilmemesi, sadece çok küçük bir zümrenin bolluk içinde yaşaması gibi adaletsizlikler son bulacaktır.
Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak, huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır. Bu güvenlik dolu ortamın bir sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekarlığa, kötülüğe ve haram fiillere de yanaşmayacaklardır. Ahir zamanda yaşanacak olan bu adalet dolu ortam hadislerde şöyle anlatılmaktadır:
Rayvani, Müsned isimli eserinde ve Ebu Naim Huzeyfe'den tahric etti, Resulullah (sav) buyurdu:
Mehdi... Evvelce zulümle dolu olan yeryüzünü adaletle dolduracaktır. O'nun hilafeti döneminde yer ve gök ehli, havadaki kuşlar bile Ondan razı olacaklardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Nuaym b. Hammad, Ebu Said-il Hudri'den tahric etti, O dedi, Peygamber (sav) buyurdu:
Ümmet bal arılarının beyleri etrafında toplanması gibi Mehdi'ye sığınırlar. O daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle doldurur, insanlar Asr-ı Saadet dönemine adeta geri döner, uykuda olan uyandırılmaz ve bir damla bile kan akıtılmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
… Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur. (Süneni-i Ebu Davut, 5/93)
Yeryüzü, zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
… Dünya adalet ve hakların yerini bulması ile dolar... (Mektubat-ı Rabbani, 1/251)
Malı, eşit bir şekilde insanlara dağıtacaktır. Onun adaleti her yeri kaplayacak. Zulüm ve fıskla dolu olan dünya, o geldikten sonra adaletle dolup taşacaktır... Hz. Mehdi'nin zamanında, adalet o kadar bol olacak ki, zorla alınan her mal sahibine geri verildiği gibi, bir insanın başkasına ait olup da, dişinde kalmış bir şey bile sahibine iade edilecektir... Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın, rahatlıkla, hacca gidecektir. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Savaşların sona ermesi
Hadislerde ayrıca bu dönemde "silahların susacağı"nın bildirilmesi, bu devirde yeryüzünün barışla dolacağının bir müjdesidir.
Altınçağ olarak adlandırdığımız bu dönemde, önceden aralarında husumet olan halklar arasında çok büyük bir kardeşlik yaşanacak, her türlü kavganın yerini barış, dostluk ve sevgi alacaktır.
Kuran ahlakının yaygın olarak yaşanması
Tüm insanların çok büyük bir huzur, güven ve konfor içinde yaşayacakları, savaşların olmayacağı bu ortamın en önemli sebeplerinden biri ise Müslümanların güzel ahlakı olacaktır. Zira Altınçağ'ın en önemli özelliği, insanların Kuran'a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetlerine bağlanacağı ve Kuran ahlakının eksiksiz olarak yaşandığı bir dönem olmasıdır.
İnsanlar Allah (cc)'tan korktukları ve ahirette tüm yapıp ettiklerinden sorguya çekileceklerinin bilincinde oldukları için bencillik, kin, öfke, haset gibi kötü ahlak özelliklerinden, yolsuzluktan, haksız kazanç elde etmekten, yalan söylemekten, insanların canına kast etmekten, rüşvet almaktan titizlikle sakınacaklardır. Bunların yerine insanlar arasında dürüstlük, yardımseverlik, fedakarlık, başkalarının iyiliğini, sağlığını, rahatını, güvenliğini düşünmek, sevgi, saygı, merhamet, vefa, sadakat gibi güzel ahlak özellikleri hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde bu dönemde yaşanacak olan ahlak güzellikleri şöyle ifade edilmiştir:
Taberani, Evsad'da Amr. B. Ali tariki ile Hz. Ali b. Ebi Talib'den tahric etti:
...Cenab-ı Hak İslam'ı nasıl bizimle başlatmışsa Onunla sona erdirecektir. Nasıl, bizimle onlar aralarındaki şirk ve adavetten (husumet ve düşmanlıktan) kurtulmuş ve kalplerine ülfet (dostluk) ve muhabbet (sevgi) yerleşmişse, (Onun gelişi ile) yine öyle olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.20)
... İyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
Teknoloji ve sanatta yaşanacak gelişmeler
Tüm bunların yanı sıra, teknolojik gelişmeler ahir zamanın bu devresinde doruğa ulaşacak, insanlar teknolojinin bütün nimetlerinden alabildiğine faydalanacaklardır. Tıpta, tarımda, iletişimde, sanayi teknolojisinde, ulaşımda çok büyük gelişmeler yaşanacaktır. (Harun Yahya, Altınçağ)
Altınçağ'da hayatın her alanına hakim olan bolluk, zenginlik, güzellik ve ilerleme, sanat alanına da yansıyacaktır. Sanatta çok büyük ilerlemeler kaydedilecek, müzikte, resimde ve diğer tüm alanlarda birbirinden güzel eserler ortaya çıkacak, Allah (cc)'a olan imanın insanlara verdiği geniş ufuk ve derin düşünce, tüm sanat dallarına öncülük edecektir. Bu dönemde insanlar hep güzellikle karşılaşacak, ahlakları gibi, yaşadıkları yerler, bahçeleri, evlerinin dekorasyonu, kıyafetleri, dinledikleri müzik, eğlence şekilleri, tiyatroları, resimleri, sohbetleri de güzelleşecektir. (Harun Yahya, Ahir Zaman ve Dabbet'ül Arz)
İnsanlar Altınçağ'da hayatlarından o kadar memnun olacaklardır ki; bir hadiste ifade edildiğine göre, "Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaklar, bu güzelliklerden daha fazla yararlanmak için Allah'tan ömürlerinin uzatılmasını" (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17) isteyeceklerdir.
Peygamberimiz (sav)'in diğer hadislerinde ise tüm insanların Hz. Mehdi dönemindeki Altınçağ'da yaşamayı isteyecekleri bildirilmiştir:
… Küçükler keşke ben büyük olsaydım, büyükler de keşke ben küçük olsaydım diye temenni ederler..." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
Nuaym, Tavus'tan tahric etti, dedi ki:
Ben Mehdi'ye yetişene kadar ölmeyeyim istedim. Zira Onun döneminde iyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
Nuaym b. Hammad, İbni Abbas'dan tahric etti ki:
Hz. Mehdi Bizim Ehl-i Beytimizden bir gençtir. İhtiyarlarımız Ona yetişemeyecek, gençlerimiz ise Onu ümid edeceklerdir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Nitekim Peygamberimiz (sav) de hadislerinde, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir insan olan Hz. Mehdi'ye "kar üzerinde sürünerek de olsa gelerek uymalarını" bildirerek onun döneminde yaşanacak tüm bu hayırlara işaret etmiştir:
İbni Ebi şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes'ud'dan tahric ettiler. O dedi ki: ... O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden Ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, Ona katılsın. Zira O Mehdi'dir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
İnsanlar, Allah (cc)'ın Kuran'da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini bu dönemde yaşayabileceklerdir. Allah (cc) ayetlerinde iman eden müminleri dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını şöyle bildirmektedir:
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)
Kuran'da Allah (cc)'ın emirlerine uygun olarak yaşanan ortamların bir nevi "barış yurdu"na dönüşeceğine dikkat çekilmiştir. Bu ahlaktaki insanların hem dünyada daha fazla güzellikle karşılaşacakları hem de ahirette sonsuz bir cennet hayatıyla ödüllendirilecekleri müjdelenmiştir:
Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)
KAYNAK : www.harunyahya.org
Ehl-i Sünnet konusunda görüşlerine başvurulacak kişilerin başında, eserleri "Kütüb-i Sitte" adıyla anılan altı büyük hadis kitabının yazarı olan İslam alimleri gelir:
İmam Buhari
Hicri 194 yılında Buhara'da doğdu. Dönemin büyük din alimi olan babası Eb'ül Hasan İsmail'in vefatı üzerine, annesinin koruması altında çocukluk dönemini geçirdi. Yedi yaşında hadis eğitimi almaya başlamış ve on yaşına geldiğinde ezberlediği hadis sayısı 70 bini bulmuştur. Mekke, Medine, Nişabur ve Basra'daki ünlü alimlerden dersler almış, bu yüzden adı Buhara'nın dışında da duyulmaya başlanmıştır. Aralarında Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Said'in de bulunduğu birçok ünlü İslam alimi O'nun eserlerini güvenilir kaynak olarak kabul etmiş ve fikirlerinden istifade etmiştir. Hadis konusunda gelmiş geçmiş en büyük üstad olduğu herkes tarafından kabul görmüştür.
İmam Buhari 600 bin hadis üzerinde çalışma yapmış, eserinde ise bunun sadece 7.275 tanesine yer vermiştir. 16 yıl süren bu çalışması kendi alanında en güvenilir kaynak eser olarak kabul edilir.
"El-Camiu's Sahih" adlı eseri daha sonra Ahmed Zehidi tarafından "Sahih-i Buhari Muhtasarı (Tecrid-i Sarih)" adı altında kısaltılmış olup, 2.000'den fazla hadis bu eserde yer almıştır.
İmam Buhari, ardında yüzyıllar boyu Müslümanlara yol gösterecek bir eser bırakarak Hicri 256 yılında vefat etmiştir.
İmam Müslim
İmam Müslim, Hicri 204 yılında Nişabur'da doğdu. 14 yaşında hadis dersleri almaya başladı. Irak, Hicaz, Mısır ve şam'a giderek hadis konusunda yapılan çalışmaları inceledi. Gezdiği yerlerdeki hadis kaynaklarından ve bu konudaki çeşitli çalışmalardan yararlanmış ve bunların içerisinde en çok İmam Buhari'nin eserlerinden etkilendiğini söylemiştir.
Hadis konusunda yapmış olduğu çalışmalarda, hadisleri nakledildiği şekilde kullanmış, yanlış anlaşılmaya neden olmamak için bunların bir harfine dahi dokunmamıştır. "Camiu's Sahih" ya da "Sahih-i Müslim" adı verilen eserinde 300 bin sahih hadisten faydalanmış ve bunun sadece 3.030 tanesini Sahihine almıştır. Bu çalışması Sahih-i Buhari'den sonra en güvenilir hadis kitabı olarak kabul edilmektedir. O'nun tertiplediği es-Sahih adlı hadis külliyatı, ünlü altı hadis kitabı (Kütüb-i Sitte)'nin ikincisi olarak asırlardır İslam dünyasına hizmet vermektedir.
İmam Müslim'in hocası Abdülvehhab El-Ferra'nın onun hakkında şöyle dediği rivayet edilir:
"Müslim, halkın alimlerinden ve ilim dağarcıklarından birisidir. O'nun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum."
İmam Tirmizi
İmam Tirmizi, Hicri 209 tarihinde Maveraünnehir'de Tirmiz denilen bölgede dünyaya gelmiştir. Horasan, Irak ve Hicaz'da eğitim gördüyse de asıl tahsilini Buhara'da yapmıştır. Hadis konusundaki eğitimi, Buhari ve Müslim'den almıştır.
Tirmizi sadece hadisleri toplamakla kalmamış aynı zamanda hadis ilminin gelişmesine katkıda bulunmuştur. "Sahih-i Tirmizi" adlı eserinde 3.962 hadis mevcuttur. Bu eser, sahasında güvenilir kaynaklar arasında gösterilmektedir.
Sahih-i Tirmizi'nin diğer hadis kitaplarından en bariz farklılığı konu düzenidir. Küçüklü büyüklü her konu birbirine karışmayacak şekilde ayrı ayrı ele alınmıştır. Sahabelerin hayatına dair yazılmış ilk eser Tirmizi'ye aittir.
Ebu Davud
Hicri 202 tarihinde dünyaya gelmiştir. Tıpkı Buhari ve Müslim gibi, o devir İslam dünyasının hemen tamamını dolaımış ve 50'den fazla bilginden ders almıştır. Buhari ve Müslim'in çalışmalarından faydalanmıştır. Hadis konusunda çalışma yapanlar da Ebu Davud'un eserlerinden faydalanmışlardır. İslam uleması tarafından birçok konuda takdir edilmiş ve ilmi ile amel eden alimler arasında gösterilmiştir.
"Sünen-i Ebu Davud" isimli eserinde 500 bin hadis arasından 4.800 hadise yer vermiştir. Hadis seçiminde özellikle hükümlerle ilgili olanlara öncelik göstermiştir. Eserleri farklı mezheplere mensup araştırmacılar tarafından kabul görmüştür.
İmam Nesai
Hicri 225 yılında Horasan'da dünyaya gelmiştir. İslam ilim merkezlerini gezip dolaşmış ve birçok alimden hadis dersleri almıştır. Eserleri günümüze kadar gelmiş olup hala kaynak olarak kullanılmaktadır.
Mısır'dan Şam'a geldiğinde Emevi iktidarının baskısına uğrar ve işkence sonucu öldürülür. Kabrinin Safa ile Merve arasında olduğu söylenmekle birlikte kesin bir bilgi yoktur.
El-Mücteba adlı eseri hadis konusunda diğer eserlere nazaran daha hassas bir çalışmadır. Kütüb-i Sitte'nin üçüncü kitabıdır.
İbn-i Mace
Hicri 209 yılında Kazvin'de doğmuştur. Hadis sahasında belli bir seviyeye gelmek isteyen diğer alimler gibi o da Horasan, Basra, Mekke, Şam ve Mısır'ı ziyaret etmiştir. "İbn-i Mace Sunen"den başka tarih ve tefsir kitapları da yazmıştır. Ünlü eseri, Kütüb-i Sitte'nin altıncı eseri olarak kabul edilmiştir. Bazı alimler ise İmam Malik'in "Muvatta" isimli eserini altıncı eser olarak düşünmüşlerdir.
"İbn-i Mace Sunen" isimli eserinde geçen 4.341 hadisten 1.339'u diğer hadis kitaplarında kullanılmayan hadislerdir.
İmam Gazali
Hüccetül-İslam ebu Hamid bin Muhammed Gazali, İslam dünyasının fıkıh ve tasavvuf yolundaki en büyük simalarından birisidir. Hicri 450 (miladi 1058) yılında İran'ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası dar gelirli olmasına rağmen Gazali'nin iyi yetiştirilmesine büyük özen göstermişti.
Tus'daki eğitimini tamamlayan Gazali, Gurcun'a geçerek tahsiline devam etti. Anadolu'daki siyasi otoritenin sarsılması Gazali'yi etkiledi. Bu yüzden Nişabur'a geçerek en ünlü alimlerden Ebü'l Meali el Cüveyni'nin talebesi oldu. Hocasının ölümünden sonra, Nizamül Mülk tarafından nizamiye medresesine atandı. Kısa süre içerisinde geniş bir halk kitlesine sesini duyurma imkanı buldu. Talebelerinin sayısı her geçen gün artıyordu.
Hicri 488'te geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda medresedeki görevinden ayrılarak on sene insanlardan uzak bir hayat geçirdi. Bu dönemin hemen ardından Bağdat'a talebelerinin yanına dönerek, "İhyau Ulumi'd Din" isimli eserini talebelerine okutmaya başladı. Bu esnada Anadolu'daki İslami birlik bozulunca Selçuklu veziri tarafından tekrar Tus'a çağırıldı. Sultan Sencer tarafından korunarak kendisine 12 yıl boyunca bütün imkanlar seferber edildi. Hicri 505 (Miladi 1111)'de sona eren ömrünün son gününe kadar ilim ve tebliği bırakmadı.
İmam Gazali'nin fikirleri İslam düşünce tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle ömrünün son yıllarında Ehl-i Sünnet'e muhalif fırkalarla mücadele etmiş ve birçok sapkın insanı bu yoldan çevirmiştir. İmam Gazali bir eserinde şöyle söylemektedir:
Müslümanlık ünvanında dediğimiz gibi, marifetin hakikatında bir numune ve nişan vardır, bunu ehli olan anlar. Dünya ile alakası olmayanlar, onunla uğraşmayanlar ve ömründe Allah'ı aramak ve istemekten başka bir şeyle uğraşmayanlar hariç, bunun hakikatını kimse arayamaz. Bu da zor ve uzun bir iştir. O halde herkesin gıdası olana işaret edelim. Bu da Ehl-i Sünnet itikadıdır. Bu itikadı kalbinde bulunduranlar için bu itikat, saadet ve kurtuluş tohumu olacaktır. (Kimya-i Saadet, Ehl-i Sünnet İtikadını Doğru Öğrenmek)
İmam-ı Gazali'nin başlıca eserleri:
1- İhyau Ulumi'd Din (Dini İlimlerin İhyası), Gazali'nin en meşhur ve en büyük eseridir. Bu kitapta fıkıh ve tasavvuf konuları ele alınmıştır. Her kısım 4 kitap olmak üzere, toplam 40 kitaptan oluşmaktadır. ıhya, yazılışından bu yana ıslam aleminin en çok okunan kitapları arasındadır.
2- El Iktisad fi'l-ıtikat (ıtikatta ıktisat), itikat konularını ele alır.
3- Tehafütü'l Felasife (Filozofların Tutarsızlıkları), Aristo'nun felsefesine yaptığı eleştirileri derlediği kitaptır.
4- Kimya-i Saadet (Mutluluk Kimyası), iman, amel, ahlak ve tasavuftan bahseder. İhya'nın Farsça yazılmış bir özeti mahiyetindedir.
5- Bidayetü'l Hidaye (Hidayetin Başlangıcı), halkın anlayacağı tarzda yazılmış, din ve ahlak bilgilerinin anlatıldığı bir kitaptır.
ımamı Gazali'nin küçüklü büyüklü tüm eserlerinin toplamı 75'i bulmaktadır.
Seyyid Erzurumlu İbrahim Hakkı
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 1703'te Erzurum'a bağlı Hasankale kasabasında dünyaya gelmiştir. Dedesi peygamber soyundan olması dolayısıyla ıbrahim Hakkı Hazretleri anne tarafından "seyyid"dir.
ıbrahim Hakkı Hazretleri babası ile birlikte gittiği Siirt'in Tillo ilçesinde ısmail Fakirullah'la tanışarak bir süre orada yaşar. Babası derviş Osman Efendi vefat edince tekrar Erzurum'a döner. Burada tahsiline kaldığı yerden devam eder. Erzurum müftüsü Muhammed Hazık'tan Arapça ve Farsça dersleri alır. Türkçe, Arapça ve Farsçayı ilerleterek bu dillerde şiir yazabilecek seviyeye gelir.
1728'de tekrar Siirt'e dönerek ısmail Fakirullah'ın sohbetlerine devam eder ve kızı ile evlenerek damadı olur. 1728 yılında Hac dönüşü büyük ıslam alimlerinin eserlerinden alıntılarla oluşturduğu "Lubbül Kutup"u yazar.
1747 yılında Sultan I. Mahmud tarafından saraya davet edilince saray kütüphanesinden istifade etme imkanı bulur. İstanbul dönüşü Erzurum'da küçük risaleler yazmaya başlar. İkinci İstanbul seyahatinden sonra kendisini tamamen kitap çalışmalarına vererek Hasankale'deki evine çekilir.
Hacca ikinci gidişinde Halep, Şam, Mekke, Medine ve Kudüs'teki ünlü İslam alimleriyle temaslar kurarak bilgi alışverişinde bulunur.
Seyahatten dönüşünde Marifetname adlı ünlü eserini kaleme alır. Bu eserinin dışında 54 tane daha önemli eseri bulunmaktadır. 1780'de Siirt'te vefat eder. Cenazesi Şeyhi İsmail Fakirullah için yaptırdığı türbeye defnedilir.
Seyyid İbrahim Hakkı'nın bazı sözleri şunlardır:
Güzel ahlakın en güzeli, sana gelmeyene senin gitmendir. Sana zulmedeni senin affetmendir. Konuşursan doğruyu söyle. Söz verirsen tut. İyilik yaparsan gizle. Başkasından kötü huy gördünse onun emsallerinden sakın.
Herkese selam vermek en güzel haslettir. Tevazunun semeresi yükselmektir. Hikmetin başı insanlarla iyi geçinmektir. Halkın ayıplarını arayanın ayıpları duyulur. Nasihat kabul eden yüz karasından kurtulur.
Allah Katında günah olan şeyde kullara itaat olmaz. Yalan söyleyen kimseden hayır umulmaz. Halkın seninle konuşmasından haz duyuyorsan sen de onlarla öyle konuş. Özür dileyenin özrünü kabul eyle. Sen büyüklerine saygılı ol ki senden küçükler de seni saysınlar. En faydalı hazine gönüllerdeki sevgidir. (Marifetname)
İmam-ı Rabbani
Asıl adı Ahmet Faruk-i Serhendi'dir.
1564 yılında Hindistan'a bağlı Serhend'de doğdu. Baba tarafından Hz. Ömer'in soyuna dayandığı için el-Faruki lakabı ile tanınır.
Ehl-i Sünnet çizgisindeki tasavvufun büyük simalarından birisidir. Tasavvufta Nakşibendi şeyhlerinden Muhammed Baki Billah hazretlerine intisab etti. Dönemin Hint-Türk hükümdarı Ekber Şah ile dinin özünü bozduğu gerekçesiyle bazı konularda çatışmış ve 1619 yılında Guvalyar'da bir kaleye hapsedilmiştir.
Her türlü sapkın akımlara karşı Ehl-i Sünnet itikadını desteklediği için, "ikibin yılın yenileyicisi" unvanına layık görülmüştür. Dostları ve talebelerine yazdığı mektupların biraraya getirildiği "Mektubat", İslam tasavvufunun en önemli kaynaklarından birisidir. İmam-ı Rabbani'nin bazı sözleri şöyledir:
İnsanın öncelikle itikadını düzeltmesi gerekir. Bu düzeltme de, fırka-i naciye olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemaatin görüşlerine uygun olarak yapılmalıdır. Amelde gevşekliğin bir mağfiret ümidi vardır, itikadde gevşekliğin asla mağfirette yeri yoktur.
Bilinsin ki; iki cihanın saadetini kazanmak ancak Resulullah'a tabi olmaya bağlıdır. O'na tabi olmak şu şekilde olur: İnsanlar arasında İslam'ın hükümlerini yerine getirip icra etmek, havastan ve avamdan, küfür adetlerini kaldırmak, havastan ve avamdan, küfür alametlerini kaldırıp iptal etmek.
Amel işlemenin zamanı gençliktir. Aklı olan bu fırsatı kaçırmaz ve fırsatı ganimet bilir. Zira insan yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farzedelim, derlenip toparlanmaya müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toparlanmanın olduğunu farzedelim; bir amel işlemeye gücü yetmez. Zira o zaman zaafın ve aczin bastırdığı zamandır...
... Yetmiş üç fırkadan her biri tek tek, dine tabi olduklarını iddia edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar."... Her fırka ellerindeki ile böbürlenir (Mü'minun Suresi, 53) mealindeki ayet onların halini doğrular. Resulullah Efendimizin beyan buyurduğu, fırka-i naciyeyi diğerlerinden ayırteden özelliği Peygamberimiz şöyle açıklıyor: "... Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır." Resulullah Efendimiz'in kendisini anlatması yeterli iken, ashabını da zikretmesi şu manaya gelmektedir: "Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır."
Resulullah Efendimiz'e tabi olmak iddiası; ashabının yoluna tabi olmadan boş bir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki Peygamber Efendimizin ashabının yolunda devam edenler, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'tir. Allah bunların sa'yini meşkur eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına taa'n edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.
Mutezile için dahi aynı hüküm verilir. Bu, sonradan çıkan bir yoldur. Ehl-i Sünnet olmayan diğer fırkalar aynı kıyasa tabidir. (Mektubat-ı Rabbani)
Seyyid Abdulkadir Geylani
Abdulkadir Geylani; Muhyiddîn, Kutb-i Rabbânî, Kutb-i a'zam, Gavs, Gavs-ül a'zam, Sultân-ul-evliyâ (evliyaların sultanı) olarak da anılır. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Abdulkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. 1078 yılında İran'ın Geylan şehrinde dünyaya geldi. Din eğitimine burada başladı. Daha sonra Geylan'dan Bağdat'a geçerek eğitimine burada devam etti. Hanbeli mezhebini seçerek fıkıhta bu mezhep üzerinde yoğunlaştı. Ebu Said medresesinde dersler verdiği sıralarda tasavvufla tanıştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi.
Çoğunluğu vaaz ve nasihatlerinden oluşan El-Gunye, El-Fethü'r Rabbani, El Fütühül Gayb bize kadar ulaşan kitapları arasındadır. Abdulkadir Geylani Hazretleri 1166 yılında Bağdat'ta vefat etti. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen kabri, şu anda Bağdat'ta geniş bir külliye içerisindedir.
Abdulkadir Geylani Hazretlerinin bazı sözleri şöyledir:
Kuran ile amel etmek seni Kuran'ın mevkiine yükseltir, oraya oturtur. Sünnet (Peygamberimizin hadisleri) ile amel etmek seni Allah'ın Resulü Peygamber Efendimize yükseltir. Resulullah, kalbi ile ve manevi himmetiyle, Allah dostlarının kalbi çevresinden bir an bile ayrılmaz. Allah dostlarının kalplerini güzelleştiren, kokulayıp buharlayan odur. Onların özlerini tasviye eden, menfi duygulardan temizleyen ve tezyin eden odur.
Sen Allah'ı zikret ki, O'da seni zikretsin. Allah'ı zikret ki o zikir günahlarını döksün. Günahsız olarak kalasın. Günahsız itaatkar bir mümin olasın. İşte o zaman o seni zikreder. O zikir seni öyle sarar ve meşgul eder ki, bir şey isteyecek vakit bulamazsın. Bütün gayen ve maksudun o olur.
Ey ahali! İslam ağlıyor. Elini başına koymuş; şu facirlerden, şu fasıklardan, şu bid'at ehlinden, şu zalimlerden, şu yalancı şahidlik libası giymişlerden, sahip bulunmadıkları faziletleri kendilerinde var gösteren şu kuru iddiacılardan, yaka silkiyor. Onlara karşı ihlas sahibi müslümanlardan yardım talep ediyor.
Yiyip içmen, veda yiyip içmesi olsun. Aile arasında bulunuşun veda bulunuşu olsun. Mümin kardeşinle buluşman veda buluşması olsun. Kalbine hep emanet olduğunu, daima veda etme halinde bulunduğunu nakşet. Kaderi başkasının elinde bulunan kimse nasıl emanet ve veda etme halinde olmaz ki? Zira yarın ne olacağını, işlerin nereye varacağını, kaderinin kendisine neler getireceğini bilmemektedir. Öyleyse hemen tövbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl, seri adımlarla Mevla'na koş. Tevbe ettiğin zaman hem zahirin hem batının tevbe etmiş olsun. Tevbe, Allah Katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah'tan hakikattan haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbiseni çıkar, at. Ey Allah'ın yolunu arkasına atıp dünya işlerine itina gösteren kişi! Seni insanları memnun eden, fakat Allah'ı kendisine öfkelendiren kişi olarak görüyorum. Hiç şüphe yok ki yakında sen o dünyadan alınacaksın. Ölüm seni oradan ayıracak. Seni yakalaması pek elemli, pek şiddetli ve pek çeşitli olan zat yakalar ve oradan alır. Bir anda herşeyini kaybeder ve herşeyinden ayrılırsın. (Fethü'r-Rabbani)
Şah-ı Nakşibend Hazretleri
Asıl adı Muhammed Bahauddin'dir. 1318 yılında Buhara yakınlarında doğdu. Hacegan Tarikatı Şeyhi Muhammed Baba Semmasi'nin manevi terbiyesi altında yetişti. Gençliğinde Semerkand'a giden Şah-ı Nakşibend Hazretleri Hanefi mezhebindendir. Ahlak ve ilim üzerine çalışmaları ve sohbetleri ile büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir.
Kurucusu olduğu Nakşibendi tarikatı, İmam Rabbani zamanında Hindistan'a yayıldı. Tarikat İstanbul'un fethinden sonra Osmanlılar tarafından benimsendi. İstanbul'da çok fazla sayıda Nakşibendi dergahı bulunması fikirlerinin halk arasında ne kadar yaygınlaştığının göstergesiydi.
Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nin hayatı boyunca savunduğu hakikat, İslam'ın temeli yani Allah (cc)'ın kitabına sarılmayanların ve Peygamber Efendimiz (sav)'in emirlerini yerine getirmeyenlerin kurtuluşa erişemeyecekleridir. Ona göre Kitap ve sünnetin çizdiği daireden çıkmamalıdır. Bu çizgiye uymayan kişiye uymak doğru değildir. Çünkü tarikat Kuran ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in sünneti ile hayat bulur. Şah-ı Nakşibend Hazretleri bir eserinde Resulullah (sav)'a bağlılığını şöyle ifade ediyor:
"Bir iş ki Resulullah yapmıştır, aynen ben de öyle amel ettim ve hiç bir sünneti ihmal etmedim. Hepsini yerine getirdim ve neticesini buldum. Kendimde onun eserini gördüm."
Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri
1778'de Bağdat yakınlarındaki Zur şehrinde doğdu. Bir çok ünlü alimden tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf dersi aldı. Hocası vefat edince onun yerine ders vermeye başladı. Derslerine tüm İslam aleminden binlerce kişi katıldı. Sekiz sene ders verdikten sonra önce Şam'a sonra Hicaz'a gitti.
1809 yılında Şeyh Muhammed Dehlevi'den davet alan Mevlana Halid, bu çağrıya uyarak Hindistan'a gitti. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra tekrar Bağdat'a döndü. 1826 yılında Şam'da vefat etti. Cenaze namazını Hanefi mezhebinin büyük alimlerinden İbn-i Abidin kıldırdı.
Mevlana Halid Hazretleri bir eserinin başlangıç bölümüne, Mektubat-ı Rabbani'den şu alıntıyı yapmıştı:
İyice düşünmeli ve anlamalıdır ki, herkese her nimeti gönderen, yalnız Allah'dır. Her şeyi vareden ancak O'dur. Her varlığı her an varlıkta durduran hep odur. Kullardaki üstün ve iyi sıfatlar, O'nun lütfu ve ihsanıdır. Allah cennetteki sonsuz nimetlere, bitmez tükenmez zevklere ve kendi rızasına, sevgisine kavuşabilmemiz için, sevgili peygambere uymamızı emrediyor."
Varolduğun müddetçe, Allah'ın emir ve yasaklarına iyi yapış. Size Allah'ı çok anmanızı, O'na sığınmanızı geçici dünyaya gönül vermemenizi devamlı ve sonsuz olan ahirete çok rağbet etmenizi, ölümü, kabirdeki yalnızlığı, hesap gününe tam olarak hazırlanmayı, Sünnet-i Seniyyeye yapışmayı, bid'atlardan yüz çevirmeyi, müslümanların başarısı, din düşmanlarının ve mürtedlerin hezimeti için dua etmeyi tavsiye ederim. (Mevlana Halid'in Diyarbakırlı bir yakınına yazdığı mektuptan)
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi
1813 tarihinde Gümüşhane'de doğdu. 10 yaşında Trabzon'a gelerek alimlerden ders almaya başladı. Ağabeyinin askere gitmesi sebebiyle bir süre babası ile birlikte ticaretle uğraştı. Ailesinin muhalefetine rağmen 1831 yılında İstanbul'a yerleşerek tahsiline orada devam etti. Devrin ileri gelenlerinden birçoğu onun sohbetlerinden etkilendi. Bunlar arasında Sultan II. Abdulhamid Han da vardı.
Ömrünün 28 senesini kitap çalışmalarına ayıran Gümüşhanevi, 16 yıl bizzat tebliğ faaliyetinde bulunmuştur. Sayıları bir milyonu aşan talebelerinin atıl duran servetlerini bir araya getirerek ortak bir "yardımlaşma ve yatırım fonu" kurdurmuştur. Bu yatırımlar sayesinde bir matbaa, yayınevi, içinde 18.000 kitabın bulunduğu 4 ayrı kütüphane ve çeşitli vakıflar kurdurmuştur.
Sünnet-i Seniyye'ye büyük önem verdiği bilinen Gümüşhanevi Hazretleri sürekli olarak talebelerine hadis konusunda dersler vermiştir.
Gümüşhanevi Hazretleri, döneminin en önde gelen İslam alimlerindendi. Ülke çapında kütüphaneler kurdurarak ve eğitim faaliyetine bizzat kendisi katılarak Müslümanların ilerleyebilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında cephede savaşmış ve askerimize moral desteği vermiştir
1880 yılında Mısır seyahati dönüşünde Gümüşhanevi dergahını Halifesi Hasan Hilmi Efendi'ye bırakarak sadece Cuma sohbetlerinde bulunmuştur. 13 Mayıs 1893 yılında yaz aylarını çadır kurarak geçirdiği Beykoz'daki Yuşa tepesinde vefat etmiştir.
Hoca Efendi'nin eserlerinden bazıları:
Cami'ul Usul, özellikle Nakşibendi tarikatının inceliklerinin anlatıldığı bir kitaptır. İçerisinde Ehl-i Sünnet'e uygun bütün tasavvuf akımlarının itibar ettiği kitaplardan derlemeler bulunmaktadır.
Ruhu'l-arifin, Tasavvuf içerisindeki makamlar anlatılmıştır.
Mecmu'atü'l-ahzab, Tasavvuf ehlinin günlük ibadetlerinin anlatıldığı bir kitaptır.
Kitabü'l-arifin, Bu kitapta dua konusu anlatılmıştır.
Bediüzzaman Said Nursi
1873 Yılında Bitlis'in Hizan kasabasının Nurs köyünde dünyaya gelir. 9 yaşında dini eğitime başlamasına rağmen mizacı sebebiyle medrese eğitimine alışamayarak ayrılır. 12 yaşında Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in rüyasında ona bazı tavsiyelerde bulunması üzerine tahsil hayatına devam eder. 21 yaşında Doğu illerinde adını duyurur ve kendisi Bediüzzaman (çağın güzelliği) olarak anılır. Hayatındaki en büyük ideallerinden birisi Van'da açılmasını istediği Medresetü'z Zehra Üniversitesi'ydi. 1907 yılında İstanbul'a gelerek Sultan II. Abdulhamid'e projesini anlatır fakat kendisini ikna edemez. Bunun üzerine Fatih'teki şekerci Han'da bir oda tutarak buraya yerleşir.
31 Mart olayları ile bağlantısı olmadığı halde olaylar sırasında tutuklanır ve mahkemede beraat eder. 31 Mart olaylarından sonra İstanbul'dan ayrılarak, Van, Tiflis, Şam, Beyrut ve İzmir'de çalışmalarına devam eder.
Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alır. 1916 yılında milis komutanı olarak Pasinler'de savaşır ve esir düşer. Bolşevik Devrimi sırasındaki kargaşa döneminden istifade ederek kaçar ve büyük zorluklarla İstanbul'a gelmeyi başarır.
Said Nursi'nin hayatı, aslında kendisine destek vermediği Şeyh Said isyanı ile değişti. Said Nursi isyana niçin destek vermediğini şöyle anlatıyor:
"Türk milleti asırlardan beri İslam'ın bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler ve şehidler yetiştirmiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer'an caiz değildir. Kılıç harici düşmana çekilir, dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kuran ve iman hakikatleriyle tenvir (nurlanma) ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz, zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum erkek ve kadın telef olabilir."
Herşeye rağmen yörenin birçok önde geleni ile birlikte Bediüzzaman hakkında da soruşturma açılarak İstanbul'a getirildi. Oradan Eğridir ilçesinin Barla köyüne sürgün edildi. Bu köyde Kuran'ı tefsir ettiği Risale-i Nur Külliyatı'nın dörtte üçünü kaleme aldı.
Talebelerinin sayısının artmasıyla birlikte Eskişehir'e gönderilerek Bediüzzaman'ın yargılanmasına orada devam edildi. Burada 11 ay hapse mahkum oldu. Üzerindeki baskılar da artmaya başladı. 1934 yılında Barla'dan Isparta'ya nakledildi. Oradan 120 arkadaşıyla cezasını tamamladıktan sonra Kastamonu'ya sürgün edildi.
1943 yılında yeniden tutuklanarak Ankara'ya gönderildi. Ardından Isparta ve Denizli'de hakkında soruşturmalar açıldı. 126 arkadaşıyla birlikte dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra soruşturmaların hepsinden beraat etti. Hakkındaki beraat kararlarına rağmen baskılar bir türlü bitmedi. Afyon'da sonuçlanan 20 aylık mahkumiyet kararı üst mahkeme tarafından bozuldu.
1951 yılında bir dergide yayınlanan yazısı üzerine hakkında dava açılınca 27 sene uzak kaldığı İstanbul'a gelme imkanı buldu. Bediüzzaman bu mahkemeden de beraat etti.
1956 yılında Risale-i Nur külliyatında suç unsuru bulunamadığı için külliyatın yayınlanmasına izin verildi. Ömrünün son günlerinde bütün yurdu dolaşan Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul'dan Urfa'ya yaptığı uzun yolculuktan sonra 1960 yılında vefat etti. 27 Mayıs Darbesi'nin hemen ardından cenazesi Urfa'dan alınarak uçakla Isparta'ya getirilerek bilinmeyen bir yere defnedildi.
Eserleri:
- Sözler
- Mektubat
- Lem'alar
- Şualar
- Mesnevi-i Nuriye
- Asa-yı Musa
- Kastamonu Lahikası
- Barla Lahikası
- Emirdağ Lahikası
- İşaretü'l İcaz
- Sikke-i Tasdik-i Gaybi
- Hutbe-i Şamiye
- Münazarat
- İki Mekteb-i Musibetin şehadetnamesi
Eserlerinden bazı alıntılar:
"Sünnet-i Seniyye'ye tabi olmak mutlaka çok kıymetlidir. Özellikle bid'atların çoğaldığı zamanda sünnete tabi olmak çok kıymetlidir. Özellikle ümmetin fesadı zamanında Sünnet-i Seniyye'nin adabına uymak mühim bir takvayı ve kuvvetli bir imanı oluşturuyor." (Lemalar, s.48)
"Sünnetleri sanki gökten sarkan ve uzanan ipler gibi gördüm ki onlara yapışan yükselir ve saadete kavuşur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile göğe çıkmak ahmaklığında bulunan firavun gibi bir firavun olur." (Mesnevi-i Nuriye, s. 72)
"Yaratıcımız bize en büyük öğretmen ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Hz. Muhammed'i tayin etmiştir. Ve son elçi olarak göndermiştir." (Asa-yı Musa, s. 34)
"Hz. Muhammed'in özelliği, İslam aleminin büyük ağacının kaynağı, çekirdeği, hayatı, medarıdır." (Lemalar, s.311)
"Velayet yolları içinde en güzeli, en doğru yolu, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Senniye'ye tabi olmaktır." (Mektubat, s.495)
İslam dini için dışarıdan gelen zararlı akımlar ne kadar tehlikeli ise kendi bünyesinden gelen sapkın ve zararlı akımlar o derece tehlikelidir. Bediüzzaman Said Nursi işte bu içeriden gelen tehlikelere şöyle işaret etmiştir:
"Bana ızdırap veren, yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlikeler içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım cemiyetin bünyesi buna dayanmaz; çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bundan bin kat meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selamette olsa..."
(Bütün alıntılar sadeleştirilerek verilmiştir)
Süleyman Hilmi Tunahan
Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Silistire'de dünyaya geldi. İstanbul medreselerinde dönemin en ünlü hocalarından eğitim alarak üstün derecelerle mezun oldu. 1930 yılından itibaren Diyanet'in kadrosundan Sultanahmet, Yenicami, Şehzadebaşı, Kasımpaşa camilerinde vaizlik yaptı.
Hayatı boyunca hakkında çeşitli soruşturmalar açılmış ve hepsinden beraat etmiştir. Kuran'ın unutulmaya başladığı bir dönemde kendisini gençlerin dini eğitimine adamıştır. Bütün çalışmaları Hoca Efendinin Kuran öğrenimine verdiği önemin belirgin göstergelerindendir.
Talebelerine devamlı olarak Kuran ve Peygamberimiz (sav)'in çizgisinden ayrılmamalarını ve gençleri bu çizginin dışındaki sapkın akımlardan korumalarını tavsiye eden Süleyman Hilmi Tunahan, 1959 yılında şeker hastalığından vefat etti.
Hoca Efendi ve talebeleri, itikatta İmam Maturidi Hazretlerine, amelde ise İmam Hanife'ye bağlıdır. Süleyman Efendi İmam Rabbani Hazretlerinin çizdiği tasavvuf çizgisi içerisindedir.
Damadı ve talebesi Kemal Kaçar, Süleyman Efendi'nin üstün şahsiyetini şöyle anlatıyor:
"Süleyman Efendi'nin batın ilminde, yani tasavvuftaki manevi cephesi, şüphesiz ehline malumdur. Zahiri akıl ve zeka ile mümkün olmaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz da yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilahi irade ile kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin manevi cephesi üzerinde zerrece tereddütümüz yoktur. Biz bu noktayı ülme'l yakin değil hakke'l yakin bi'l fiil yaşamış olarak biliyoruz." (Hızır Yılmaz, Süleymancılık Hakkında Bir İnceleme, s. 11)
Seyyid Abdülhakim Arvasi
1865 yılında Van'ın Başkale ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mustafa Efendi kendisini İslami eğitime adamış bir tasavvuf adamıdır. Abdülhakim Arvasi Efendi, Rüşdiye tahsilinden sonra Irak'ın çeşitli bölgelerinde tefsir, hadis, fıkıh, kelam eğitimi gördü.
14 yaşına geldiğinde Fehim Efendi'den tasavvuf eğitimi almaya başlar ve onun maiyetine girer. Belli bir olgunluğa eriştikten sonra 20 yaşında memleketine geri döner. Burada bütün varını yoğunu bir medrese ve bir kütüphane yapımına harcar. Burada talebelerinin her türlü ihtiyacını ücretsiz olarak karşılar. Fakat Abdülhakim Hazretlerinin kurduğu medrese Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ve Rus birlikler tarafından yağmalanır, sonunda Van'dan hicret etmek zorunda kalır. Ancak beraber hicret ettiği 150 yakınından sadece 29'u sağ olarak İstanbul'a ulaşabilmiştir.
Abdülhakim Efendi 1919 yılında kendisi ve yakınları için tahsis edilen İstanbul, Eyüp'te bir medreseye yerleşir. Yine bu dönemde Süleymaniye Medresesinde tasavvuf hocalığına başlar. 1924-25 yıllarında tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Abdülhakim Efendinin görevine son verilir.
1930 yılında Menemen Olaylarından sonra tutuklanır ve beraat eder. Ardından Beyoğlu Ağa Camii ve Beyazıd Camiinde vaaz vermeye başlar. Ömrünün son yıllarında çeşitli tutuklama ve sürgünlere maruz kalır. Yine bu yıllarda İslam şairi Necip Fazıl Kısakürek'in hidayetine vesile olur.
1943 yılında Ankara'da vefat eder. Hoca Efendi'nin cenazesi de yaşantısı gibi sade ve mütevazi olmuştur.
Abdülhakim Efendi ardında Er-Riyazü't-Tasavvufiyye ve Rabıta-i şerife adlı iki eser bırakmıştır. Bunun dışında mektupla verdiği cevaplar ve sohbetlerinden derlenen fikirleri de yayınlanmıştır.
Mahmud Sami Ramazanoğlu
Erenköy Cemaati'nin şeyhi olarak bilinen M. Sami Ramazanoğlu 1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Daru'l Fünun Hukuk Mektebini birincilikle bitirdikten sonra tasavvuf üzerine yoğunlaştı. Bir süre camilerde vaazlar verdi ve ticaretle ilgilendi. Bir süre Şam'da ikamet ettikten sonra faaliyetlerine İstanbul Erenköy'deki Zihni Paşa Camiinde devam etti. Burada yoğun bir irşad faaliyetinde bulunan Sami Ramazanoğlu 1979 yılında Suudi Arabistan'a hicret etti. Yaşamını insanlara İslam dinini tebliğ etmeye vakfeden Sami Efendi ömrünün kalan kısmını geçirdiği Suudi Arabistan'da vefat etti.
Mehmet Zahid Kotku
Mehmet Zahid Efendi 1897'de Bursa'da doğdu. Ailesi Kafkas kökenlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında 18 yaşında olan Kotku askere alındı. Üç yıl cephede üç yıl İstanbul'da geri hizmette olmak üzere toplam altı yıl orduya hizmet etti. Ordudaki görevinden sonra Gümüşhane Tekkesine giderek 27 yaşında icazet aldı. Tekkelerin kapatılmasından sonra evlendi ve Bursa'da imamlık görevine başladı. Son görev yeri olan Fatih'teki İskenderpaşa Camiinde 22 sene boyunca talebe yetiştirdi. 1980 yılında vefat etti. Cenaze namazı İstanbul Süleymaniye Camiinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden ve Avrupa'dan gelenlerle birlikte muazzam bir kalabalık tarafından kılındı.
İrşad çalışmaları yıllarca süren Mehmet Zahid Efendi'nin cemaatinin sayısı vefatından sonra da artmaya devam etti. En uzak illerde hatta Türkiye'nin dışında da kendisini seven bir kitle oluştu.
Mehmet Zahid Kotku'nun camiden yaptığı hizmetlerin ağırlığını sohbetleri oluşturmaktaydı. İlmihal bilgilerinin yanısıra Müslümanları ilgilendiren gündelik konularda talebelerini aydınlatırdı. Cami hutbelerinde vermiş olduğu vaazlar, yazdığı kitaplar ve yapmış olduğu sohbetlerle Türk gençliğinin mukaddesatçı yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisine gösterilen büyük ilginin temelinde, ilminden istifade edilmesinin yanısıra hoşgörülü ve tevazulu bir insan olmasının büyük etkisi vardır.
Hoca Efendi, Müslüman ülkelerin en önemli meselelerinden biri olan sanayide geri kalmışlığın çözülebilmesi için büyük çaba sarf etmiştir. Gümüş Motor Fabrikasının kurulmasına öncü olmuş ancak bu teşebbüs, tecrübe eksikliği ve teknik yetersizlikler sonucu başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Mehmed Zahid Kotku'nun bir sözü şöyledir:
Bütün işlerde Sünnet-i Seniyye'ye son derece riayetkar olmalı. Zaruret olmadıkça sünnetlerden hiçbirisi terk edilmemelidir. Gerek yemekte, gerek giyimde, gerekse görüşüp konuşmalarda ve bahusus namazlardaki sünnetlere ve abdestteki taharetteki sünnetlere bir de adab-ı muaşerete çok dikkat etmeliyiz. (Tevbe adlı eserinden)
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek, 1904 yılında Kahramanmaraşlı köklü bir ailenin çocuğu olarak İstanbul Çemberlitaş'ta dünyaya geldi. 1912'de Gedikpaşa'da bir Fransız okuluna yazıldı. Sonra yine aynı semtte bulunan Amerikan Koleji'ni bitirdi. Annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada'daki Bahriye Mektebine girdi. 1917 yılında Darülfünun'da Felsefe eğitimine başladı. 1924 yılında Paris, Sorbon Üniversitesi'ne gönderildi ve bir yıl sonra eğitimini yarıda bırakarak geri döndü.
Mizacı onun bir işte sürekli olarak çalışmasını engelliyordu. Bu yüzden Paris dönüşü başladığı görevinden 1938 yılında ayrıldı. 1941 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej'de hocalık yaptı. Yine bu tarihlerde yazar ve şair olarak Babıali'de görev almaya başladı.
İslam'ın özünü anlaması yine bu yıllara rastlamaktadır. Büyük Doğu Hareketi adı ile başlattığı hareket kısa süre içerisinde din düşmanlarının korkulu rüyası haline geldi. 1943-1972 yılları arasında Anadolu'nun bütün illerini karış karış gezerek konferanslar verdi. Hakkında sekiz dava açıldı. Bu davalar sonucunda üç yıl altı ay cezaevinde kaldı. 1984 yılında vefat edene kadar fikri mücadelesine devam etti.
Mücadelesi sadece din düşmanları ile olmamış, din adına ortaya çıkarak dine isteyerek ya da istemeyerek büyük zararlar veren sapkın akımlarla da mücadele etmiştir. "Doğru Yolun Sapık Kolları" adındaki kitabı bir çok insanı bu sapkın akımların etkisinden kurtarmıştır.
Necip Fazıl, bu önemli eserinde bütün sapkın fırkaların görüşlerini anlatmış ve doğru yol olarak Resulullah (sav)'ın ve sahabenin yolu olan "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat"i göstermiştir.
Necip Fazıl Kısakürek'in bazı sözleri şöyledir:
"Sapık kolların yelpazevari açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içerisinde tepindiği ikinci ve üçüncü hicri asırlar, sünnet ve cemaat ehl-i caddesinde yolun bütün ölçülerini abideleştiren iki zafer takına şahid oldu.
İslami itikad esaslarıyla beraber iş ve amel kanunlarını istikametlendiren dört geçitli bir tak ile, doğrudan doğruya iman ve itikat yönlerini perçinleyen iki geçitli başka bir tak... Biri iş ve amelde diğeri iman ve itikatta...
İş ve amelde: İmam Malik, İmam Azam, İmam Şafii, İmam Ahmed Bin Hanbel;
İman ve itikatta: İmam Maturidi, İmam Eş'ari.
Bunlar doğru yolun hudut bekçisi karakollarını temsil ve sünnet ve cemaat ehl-i zabıtasını teşkil ederler.
Kitap, Kuran, sünnet ise Allah'ın Resulü'nün her sözü, her emri, her hareketi...
İcma-i ümmetin, yani ümmetlik vasfına en layık ve en üstün derece sahabilerin, üzerinde birleştikleri toplu hükümler...
Kıyas belli başlı din alimlerinin nisbet yoluyla buluşları...
Dereceler yukarıya doğru birbirinde erir ve nihayet tek mutlakta toplanır. Allah'ın kitabında ve yanı başında Peygamberin sünneti...
İşte sünnet ve cemaat ehlinin yolu, bu kahramanların binbir fesad çizgisi arasında düpedüz meydana çıkardığı caddedir. Bu caddede hem itikat, hem amel, dört geçitli zafer takını yükseltenler, kendilerinden sonra itikat mimarlarının da çekirdeğini getirmiş olarak dış cephenin en büyük mühendisleri..." (Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları: Arınma Çağında İslam, s. 95)
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezhepleri arasındaki farklılıklar İslam dünyasına zarar değil aksine büyük fayda sağlamıştır. Mezhep imamlarının her biri kendi içtihadını anlatmış ama birbirlerini ortadan kaldırma gibi bir yola gitmemişlerdir. Hadiste de belirtildiği gibi saygı içinde oluşan bir ihtilafın rahmet olacağı açıktır ve tarih, bunun rahmet olduğunu göstermiştir. Zaruri durumlarda bir mezhep mensubunun başka bir mezhebi taklit edebilmesi kolaylığı bu rahmetin en açık göstergesidir.
Zira Ömer b. Abdulaziz bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Resulullah'ın ashabının fıkhi meselelerde ihtilafa düşmemesini istemezdim. Çünkü onlar bir görüşte toplansalardı insanlar zora düşerdi. Bir kimse onlardan birisinin sözüne sarılırsa, bu kendisi için sünnet olur." (Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Siyasi, İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 21)
Ehl-i Sünnet itikadı içerisinde, uygulama alanındaki her türlü samimi düşünce, içtihat ve yorumun İslam'ın değişik çevre ve coğrafyalara yayılmasını kolaylaştırdığı bilinen bir gerçektir.
Sahabenin farklı yorumlarına zemin hazırlayan sebeplerin en başında hadislerin değişik yorumlanması gelir. İslam'ın, Kuran'dan sonra en önemli kaynağı sünnet, yani hadislerdir. Mezhep imamları sünnete sarılmanın önemi üzerinde durmuş ve sünnetten kopanların hüsrana uğrayacağını söylemişlerdir.
Mezhep imamları, Sünnet-i Seniyye'ye uymanın önemini şu sözleriyle vurgulamışlardır.
İmam-ı Azam, "İçlerinde hadisle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar kurtulmuşlardır. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa, o zaman bozulurlar. Allah'ın dini ile ilgili bir konuda şahsi görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız, sünnete tabi olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır." (Eş-şa'rani, el-Mizanü'l Kübra, 1:51)
İmam Şafii, "Resulullah'tan bir hadis rivayet ettiğim halde o hadisten başka bir hükme varırsam, beni hangi gökyüzü gölgelendirir, hangi yeryüzü taşır."
İmam Malik, "Sünnetler Nuh'un gemisi gibidir. Kim o gemiye binerse kurtulur, kim binmezse boğulur."
İmam Ahmed bin Hanbel, "Bir çok bid'at ortaya çıktı. Her kim hadis bilmiyorsa o bid'atlara düşer."
Ehl-i Sünnet mezhep imamlarının, sünnetin fazileti konusunda aralarında bir ayrılık yoktur. Ancak kimi zaman bu hadisleri anlamada birbirinden farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunun yanısıra mezhep imamlarının hadis bilgisinin birbirinden fazla veya farklı oluşu değişik hükümlerin çıkmasına sebebiyet vermiştir. Mezhep imamları bir konu kendilerine ulaştırıldığında ilk önce Kuran'a başvururlardı. Kuran'da o konu ile ilgili hükme rastlamadıklarında Peygamberimiz (sav)'in sünnetine bakılırdı. Sünnette de bulunamazsa sahabenin o meseledeki tavrına bakılırdı. Bundan da bir sonuç alınamazsa, içtihat ile karar verilirdi. İçtihadlar farklı olabildiği için mezhepler arasında bazı farklılıklar meydana gelmiştir.
Teknik olarak hadislerin tam olarak bir kişi tarafından bilinebilmesi imkansızdır. Nitekim İmam Şafii şöyle söylemiştir.
"Sünnetlerin hepsini bilen, bilmediği hadis olmayan herhangi birisini bilmiyorum. Bütün hadis alimlerinin ilimleri bir araya getirilirse o zaman bütün sünnet bilinmiş olur. Alimlerin hadisleri dağınık olduğuna göre, her alimin bilmediği hadis elbette olacaktır. Birinin bilmediği hadisleri bir başkası bilmektedir."
Peygamberimiz (sav)'in kimi zaman yaptığı fiiller bazılarına göre zorunlu ibadet kapsamında görülmüş, bazılarına göre nafile olarak yorumlanmıştır. Ehl-i Sünnet mezheplerinde bunun bir çok örneği bulunmaktadır. Ayrıca Peygamberimiz (sav)'in yaptığı bir hareketi tam anlayamamak ya da hareketin yarısından itibaren şahit olmak bazı farklılıklara sebebiyet vermiştir.
Sahabelerin sözleri mezhepler arasındaki farklılıkların diğer bir unsurudur. Mesela Hanefi ve Malikiler sahabenin sözlerini kıyasa tercih ederlerken Şafiiler sahabe sözünü bazı durumlarda kabul etmezler. Bu durum farklı fetvaların oluşmasına neden olur.
Bütün bunların yanısıra farklı iklimin, coğrafi özelliklerin, örf ve adetlerin mezhepler arasındaki farklılığın oluşmasında büyük etken olduğu bir gerçektir.
Mezhep imamları, ihtilafları şahsi arzularının çok dışında tutmuşlar ve yalnızca Allah (cc) rızasını gözetmişlerdir. Hepsi de sadece kendi görüşlerinin doğru olduğunu iddia etmemiş, böyle olmasının daha uygun olabileceğini söylemişlerdir.
Nitekim İmam-ı Azam şöyle söylemiştir:
"Bizim düşüncemiz bir görüşten ibarettir ve elde ettiğimiz en güzel görüştür. Birisi bizim görüşümüzün daha güzelini ortaya koyarsa, bizden çok ona uyulması gerekir." (Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Siyasi, İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 354)
Mezhep imamlarının hayatları incelendiğinde birbirlerini incitmek bir yana, daima birbirlerinden istifade ettikleri ve aralarında saygı bağı olduğu görülür. Ömer Nasuhi Bilmen, İlmihalinde bu saygının Ehl-i Sünnet'in bir alameti olduğunu şöyle bildirmektedir:
... Bu dört müçtehide ait dört mezhebden her birinin bağlıları, kendi mezheblerinin daha doğru, daha isabetli, sünnet ve maslahata daha uygun ve daha elveriıli olduğuna inanır. Aksi halde o mezhebi seçmelerinin bir manası kalmaz. Bununla beraber diğer mezheblerin kıymetini azaltmak da akıllarından geçmez. Bu dört mezhebin dördüne de saygı duyarlar. Bu saygı Ehl-i Sünnet'in bir alâmetidir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.42)
Mezheplerin aralarındaki ihtilaf yıkıcı değil yapıcıdır. Ayrıca bu ihtilaf Allah (cc)'ın "ayrılığa düşmeyin" emriyle çelişmez, çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi mezheplerin birden fazla oluşu, inananlar için her zaman rahmet olmuştur.